“İnsanların kafalarını bilgi nuruyla doldurunuz.
Ta ki; onları kesmek zorunda kalmayasınız.”
Victor HUGO
İçinde bulunduğumuz 21. yy, haberleşme ve teknoloji imkânları noktasında asrın çılgınlığının zirvesindeki yerine oturduğu günden bu yana, tesir ve etki alanını günden güne genişletmeye devam ediyor. Tüm bu teknolojik gelişmeler, milletlerin nezaket ve ahlak gibi kavramları –bir daha bulmamacasına- kaybetmelerine de neden oldu. Neticede “Bilgi ve teknoloji insanlar için değil, insanlar bilgi ve teknoloji içindir” gibi insani değerlerin dışında bir noktada bu değerlerle karşılaştık.
Aslında biz bu köşede Hıristiyanlık, Yahudilik, Kitab-ı Mukaddes, 4 İncil´in temel farklılıkları ve bu inançların genel olarak hali hazırda uyguladıkları ritüelleri işleyeceğiz. Fakat bugünkü başlangıç; derdimizi sizlerle paylaşma isteğiyle kâğıt-kaleme sarılmaya bizi sevk eden nedenlerin meşru meyvesidir.
Hıristiyanlık, tarihin hiçbir döneminde “Öteki” tabirini karşısındakilerden almamıştır. O hep, bu tabiri kendisine yakıştırmış ve dışındakileri aynı duruşla itham etmiştir.
Hadisenin teolojik altyapısı irdelenecek olursa, onun Yahudilikten koptuğu açıkça görülecektir. Koparken de bazı Yahudi gelenekleri, duruşları ve ritüelleri ya olduğu gibi almış, ya da bir zaman sonra kendisine benzetmiştir. Sonuç olarak da dışardan bakıldığında “küpün içindeki dışına sızmıştır” diyebiliriz.
Hıristiyanlığın bu “Ötekileşme” sendromu kronik boyut kazanmış, ama bu arada ardı ardına geçen senelerde felsefesini, teolojisini, kült ve gizeme dayanan inanç ve akaid yapısını ve ritüellerini de şekillendirmeyi ihmal etmemiştir. Böylece (kendilerince) tam teşekküllü bir din meydana gelmiştir.
Fakat tam da bu noktada bir problem çıkıyordu ortaya. Sorun Hıristiyan teologlarca da biliniyor, fakat bir türlü çözüm üretilemiyordu. Üretilen çözümlerse zamana karşı yenik düşüyordu.
Hıristiyan teolojisinin sorunsalı -tabii dışardan bakan birisi olarak- bizce şu: Hıristiyanlık bir inanç olarak günümüze kadar ulaşırken dini ritüellerini ve Kutsal Ruh´un yardımıyla yazıldığı iddia edilen metinlerini de aynı süreçte olgunlaştırmaya çalıştı. Neticede zaman, hem bu ritüellerle, hem de Kitab-ı Mukaddes´le ilgili teolojik sorunları beraberinde getirerek Hıristiyan Batı´nın önüne koydu. Zira Hıristiyanlıkta, dinde olması gereken kemal -İslam´daki gibi ilahi vahiyle değil- bellibaşlı “Marazi zekâlarla” tamamlanmaya/giderilmeye çalışıldı. Bu bir çözüm yoluydu belki. Ama şüphesiz insan aklı -iman noktasında çok önemli olmasına rağmen- kısıtlı/sınırlı yeri geldiğinde ise kısırdı. Çünkü Batı´ya hangi açıdan bakarsanız bakın, onda kâmil bir iman değil, pragmatist bir felsefe bulacaksınız. Bu aklı ve vahyi (akıl-nakil) barıştıramama problemiydi ve Batı´nın tüm tarihi boyunca bu problem var olagelmişti. İşte tam bu noktada Batı Kilisesi sorunsallarını açmak ve imanlılarını aydınlatıp onları ebedi kurtuluşa sevk etmek için marazi zekâlarını kullanmaya çalışırken, aynı zekâlar bu saçma inanca inanmaya çalışıyorlardı. Burada kullandığımız “saçma” tabiri bize ait değildir. (Araştırmacı-yazar Aytunç Altındal, Tyanalı Apollonius)
Mesele bu kadarla da bitmemiş, Kilise kendi tarihi içinde dünyadan bi-haber yaşarken, bana rağmen beni sevemezsin felsefesinden de vazgeçmemiştir. Kızgın kerpetenler, çivili sandalyeler, büyük huniler, parmakları sıkıştıran mengeneler, ölüm askıları… Fikirleri ve zekâları yakmak, Batı´nın ve Kilise´nin şiarı olmuştur. Kilise böylesine zor bir dönemeçte rahminde taşıdığı ve belki de bir daha bulamayacağı kurtuluş reçetelerini “babasız bir çocuk” edasıyla karşıladı. Kilise kendini sorgulayan her entelektüel beyne, ilahi bir çocuk doğuracak rahim olacağına, düşük yapmayı tercih etmiştir. İşte gelinen bu noktada tarihin hafızasına bakıldığında; aforozlar, toplu katliamlar, tecrit edilen aydın beyinler (Roger Bacon, Ockhamlı William, Giardano Bruno, Spinoza) görüyoruz. İşte sonuçta Batı tarihi ve Batı Kilisesi kelimenin tam anlamıyla bir “giyotin sepetidir”. Meseleye buradan bakınca gördüğümüz resim: Fikirsiz ve çilesiz canlı cesetlerin önlerinde, bilginin ve ilmin azametiyle duran başsız gövdeler. Batı, aklı imanla barıştırma korkusunu taşımasına rağmen, mevcudiyetinin hiçbir döneminde misyonerlikten vazgeçmemiştir.
İşte size ve bize sunulmaya çalışılan “Sevgi ve Barış Dininin” ve o dine inananlarının tarihi arka planları. Şimdi eğer İstanbul’da yaşıyorsanız ve otobüse, dolmuşa biniyorsanız, her an elinde “bible” (baybıl) taşıyan ve size “Kitab-ı Mukaddes´i hiç okudunuz mu? Mesih İsa’yı tanıyor musunuz” diye soran yılışık gülümsemeli birileriyle karşılaşabilirsiniz. Bu noktada aklınıza şu soru gelebilir: “Hangi insan inandığı kutsal değeri böylesine en adi işportacı edasıyla pazarlayabilir.”
Bu satırlar size yazarın üslubunun çok sert olduğu yorumunu verebilir. Yapılması gereken tek şey; biraz düşünmek. Zira dün bizim, bugün başkalarının karşılaştığı hadiselerle yarın sizler de karşılaşabilirsiniz. Yakından tanıdığınız birisi, sizi de “vaftiz” törenine davet edebilir.
Hıristiyan tarihinin ve Kilise´nin içine düştüğü açmazlara cevap vermeye kalkanların tarih denen “canlı hafıza"ya bakmaları yeterli olacaktır sanırım. Batı, imanlılarının kafalarını bilgi nuruyla donatamayınca, çareyi onları kesmekte bulmuştur. Kilise adeta asırlarca gizli bir dedektif edasıyla çalışmış ve düşünmenin tehlikeli olduğunu, kendine rağmen düşünenlere karşı gösterdiği o muhteşem güç gösterileriyle (!) ispatlamıştır.
“Bir ülke için en tehlikeli insan, düşünmenin tehlikeli olduğunu söyleyen insandır” Cemil MERİÇ
(A. Y. Üniv. Türkoloji Bölümü)(davut bayraklı aygazete.com)
0 yorum yazılmıştır