Abdullah Cevdet´i nasıl bilirdiniz?
Ben akıldan isterim delâlet
Aklım bana gösterir dalâlet.
Fuzuli
Bugünlerde Türk aydınının içler acısı durumu hâlâ zihnimdeki en önemli sorunlardan birisi olarak beni meşgul etmeye devam ediyor. Bizim aydınımızın ya da eskilerin deyimiyle "Babıâli’mizin" içler acısı halinin ilk sebebi; hiç kuşkusuz Batı hayranlığı ve kendi öz değerlerini bilmemektir. Bu hayranlık ve öz değerlere karşı yabancılaşma uzun soluklu olursa, o zaman karşınızda kendi kimliğinden, kendi benliğinden utanan bir insan tipiyle karşılaşırsınız. Tabii böyle bir tipe insan demek ne kadar doğrudur o da ayrı bir mesele.
"Zavallı Türk Aydını" diyordu Cemil Meriç, "Kimlerin peşinden gitmemiş. Düşmanları dost, dostları düşman tanımış. Peygamberin adını anmaya cesaret edemeyen bir Afgan´ı Peygamber kadar saygıya layık görmüş." Üstat Cemil Meriç’e göre son elli yılını bilmeyen bir insana, insan demek en iyi tabirle iltifattır. Bizce de yerden göğe kadar haklıdır Meriç, zira içinde yaşadığı ülkenin aydın geçinen tipleri, ya tarihinin son elli yılından habersizdi, ya da onu bilerek silmenin derdindeydi.
İşte bugün İstanbul’da Cağaloğlu’ndan yürüyüp Sultanahmet’e doğru Yerebatan tarafında bir binada yıllar önce yayıncılık yapmaya çalışan, kendince felsefesi ve fikri olan Abdullah Cevdet’te İttihat Terakki kurucularından olmasının yanında, insan sıfatını sadece anatomik özelliklerinden alan ve entelektüel geçinen birisiydi. Hazrete sorsanız kendisi, yayıncı, çevirmen ve azcık da şairdir. Ancak hayatı boyunca yazdığı ve çevirdiği eserlerin kime, kaç kuruş faydası olmuş bilen, duyan yok! Deminden beri ifade etmeye çalıştığım "aydın tipinin" en bariz örneklerinden birisidir Abdullah Cevdet. Kendi halkının inançlarına, kendi milletinin değerlerine bu kadar saygısız bir aydın daha düşünülemez. Dönemindeki bazı inançlı aydınların onu "Abdullah Cevdet" diye değil de "Adüvvullah Cevdet" diye çağırmaları da, kendisinde had safhaya çıkan din düşmanlığından ileri gelmektedir. Zaten A. Cevdet’in de, kendisine bu şekilde isim takılmasından hiçbir rahatsızlık duymadığı malumdur.
SÜLEYMAN NAZİF VE ABDULLAH CEVDET
Süleyman Nazif, Babıâli’de "Abdullah Cevdet dinsizmiş efendim!" diyerek kendisine sorulan soruya şakayla karışık bir cevap vererek A. Cevdet açısından dinin, din açısından da A. Cevdet’in durumunu ortaya koyuyordu: "Bilakis bu mesele bize dinin ne kadar iyi ve ne kadar yararlı bir şey olduğunu ispatlar. Zira din kötü bir şey olsaydı, Abdullah Cevdet’in bir dini olurdu."
Küçükken geçirdiği çiçek hastalığı nedeniyle yüzünde bu hastalıktan kalma izler taşıyan A. Cevdet için S. Nazif’in değerlendirmeleri bitmez. "A. Cevdet’i nasıl bilirsiniz?" sorusuna S. Nazif gayet veciz ve şairane bir cevap verir: "Gayet iyi bilirim. Çok samimi bir adamdır; siretini, suretinde taşır."
A. Cevdet, Türkiye’de vatan kurtuluşunu Batı kazanına "cup" diye atlamaktan ve özünü inkâr etmekten ibaret bilen Mustafa Reşit Paşa cereyanı üzerinde satıhçı ve gözü kara aydıncıklar planı İttihat Terakki’nin ilk kurucuları arasındadır. Daha sonra bu grupla da geçinemeyen A. Cevdet, İttihatçılara dahi sapık ve sapıtık olarak görünür. A. Cevdet’in harikulade fikirlerinden birisi de, Türk ırkının ıslahı için "Macaristan’dan damızlık erkek" getirmek fikridir. Allah’a inanmaz, İslam’ı her türlü oluş ve yükselişin önünde engel olarak kabul eder, üstat olarak ise Fransızların onuncu sınıf fikir adamı Gustav Löbon’u önüne koyar. Doktor olarak da anılan A. Cevdet, meşhur Şarkiyatçı Dozi’nin "İslamiyet Tarihi" isimli, Peygamber Efendimizi küçük düşürücü eserini Türkçeye kazandırır!(i)
Çiçek hastalığının bozukluğunu sadece yüzünde değil, aynı zamanda da ruhunda taşıyan bu yarı aydınımıza bakın Süleyman Nazif nasıl seslenmektedir:
"O SURETTEN HAYÂYI DEST-İ HAK, TIRNAKLA YIRTMIŞTIR."(ii)
Süleyman Nazif, Abdullah Cevdet’i hiç sevmez ve onun hakkında acı espriler yapmaktan da geri durmazmış. Bir gün Babıâli’de bir yokuşta karılaşınca, A. Cevdet hemen dert yanmaya başlamış...
- Sorma, sorma, bugün çok üzgünüm.
- Neden?
"Ben vatanın bir öksüzüyüm!" şeklindeki bir mısraım, mürettip hatası yüzünden "Ben vatanın bir öküzüyüm!" şeklinde çıkmış.
- Ayol, ona mürettip hatası değil, mürettibin sevabı demek lazım!..
Abdullah Cevdet öldüğünde de, cenaze namazını kılmaya Müslümanlıktan habersiz, marka Müslümanları gelmiş. O sırada kalabalığın arasından olsa gerek, bir ses yükselmiş:
- Bu adam dinsizdi, İslam dışıydı, namazı kılınamaz!
Yine Üstadımız Necip Fazıl; "bu sesin sahibi bir komünistti ve bunu, cenaze namazının lüzumsuzluğu adına söylemekteydi" der ve "Bu sözü cenaze namazının kıymeti adına A. Cevdet’e tahsis edecek olursak, komünistin sözü yerindedir" tespitinde bulunur.(iii)
ŞAKANIN ALTINDAKİ CİDDİYET
Babıâli’de Abdullah Cevdet’in yanına giden bir arkadaşıyla karşılaşan S. Nazif, arkadaşına nereye gittiğini sorar. Bunun üzerine arkadaşı "Şuraya, A. Cevdet’e çıkacağım" der. Arkadaşının tabirine kızan S. Nazif cevabı yapıştırır: "Abdullah Cevdet aşağılık bir adamdır. Ona çıkılmaz, inilir."
Yine bir gün Süleyman Nazif ve Abdullah Cevdet sohbet ediyorlarmış. O dönemde A. Cevdet, Sheakspear’in eserlerini Türkçeye çeviriyormuş. A. Cevdet, S. Nazif’e dert yanarak:
"Azizim, şu Sheakspear’in eserlerinin tamamını Türkçeye çeviremeden öleceğim diye korkuyorum vallahi!"
Süleyman Nazif’de;
"Vallahi ben de bu çevirileri, ölmeden bitireceksin diye korkuyorum. Adamın yüzyıllardır ölmeyen eserlerini öldürdün yahu!" der.
Şimdi tekrar kendi kendime soruyorum, "Abdullah Cevdet’i nasıl bilirdin" diye ve yine kendi kendime cevap veriyorum:
"Süleyman Nazif’in bildiği gibi bilirdim vallahi!"
Efendim Fuzuli’nin dediği gibi, her hak sahibine teslim edilmelidir. Zira canı dileyen canan, can’ın gerçek sahibidir. Biz de bugün elimizden ve dilimizden istenen hakkı, hak sahibine teslim etmeye çalıştık.
Cânı cânân dilemiş vermemek olmaz ey dîl!
Ne nizâ eyleyelim ol ne senindir ne benim.
Fuzuli
----------
i. Necip Fazıl KISAKÜREK, Babıâli, 8. Basım Şubat 1999, İstanbul, s, 53-54
ii. Necip Fazıl KISAKÜREK, a.g.e, s, 54
iii. Necip Fazıl KISAKÜREK, a.g.e, s, 55-56
0 yorum yazılmıştır