internet kitapçınız kitapyurdu.com'dan binlerce kitaba ulaşabilirsiniz. Düşünce Ufku - Hayat Hakkında Her Şey - Blogcu



Abdullah Cevdet´i nasıl bilirdiniz?

Ben akıldan isterim delâlet
Aklım bana gösterir dalâlet.
                                      
Fuzuli

     Bugünlerde Türk aydınının içler acısı durumu hâlâ zihnimdeki en önemli sorunlardan birisi olarak beni meşgul etmeye devam ediyor. Bizim aydınımızın ya da eskilerin deyimiyle "Babıâli’mizin" içler acısı halinin ilk sebebi; hiç kuşkusuz Batı hayranlığı ve kendi öz değerlerini bilmemektir. Bu hayranlık ve öz değerlere karşı yabancılaşma uzun soluklu olursa, o zaman karşınızda kendi kimliğinden, kendi benliğinden utanan bir insan tipiyle karşılaşırsınız. Tabii böyle bir tipe insan demek ne kadar doğrudur o da ayrı bir mesele.
     "Zavallı Türk Aydını" diyordu Cemil Meriç, "Kimlerin peşinden gitmemiş. Düşmanları dost, dostları düşman tanımış. Peygamberin adını anmaya cesaret edemeyen bir Afgan´ı Peygamber kadar saygıya layık görmüş." Üstat Cemil Meriç’e göre son elli yılını bilmeyen bir insana, insan demek en iyi tabirle iltifattır. Bizce de yerden göğe kadar haklıdır Meriç, zira içinde yaşadığı ülkenin aydın geçinen tipleri, ya tarihinin son elli yılından habersizdi, ya da onu bilerek silmenin derdindeydi.
     İşte bugün İstanbul’da Cağaloğlu’ndan yürüyüp Sultanahmet’e doğru Yerebatan tarafında bir binada yıllar önce yayıncılık yapmaya çalışan, kendince felsefesi ve fikri olan Abdullah Cevdet’te İttihat Terakki kurucularından olmasının yanında, insan sıfatını sadece anatomik özelliklerinden alan ve entelektüel geçinen birisiydi. Hazrete sorsanız kendisi, yayıncı, çevirmen ve azcık da şairdir. Ancak hayatı boyunca yazdığı ve çevirdiği eserlerin kime, kaç kuruş faydası olmuş bilen, duyan yok! Deminden beri ifade etmeye çalıştığım "aydın tipinin" en bariz örneklerinden birisidir Abdullah Cevdet. Kendi halkının inançlarına, kendi milletinin değerlerine bu kadar saygısız bir aydın daha düşünülemez. Dönemindeki bazı inançlı aydınların onu "Abdullah Cevdet" diye değil de "Adüvvullah Cevdet" diye çağırmaları da, kendisinde had safhaya çıkan din düşmanlığından ileri gelmektedir. Zaten A. Cevdet’in de, kendisine bu şekilde isim takılmasından hiçbir rahatsızlık duymadığı malumdur.

SÜLEYMAN NAZİF VE ABDULLAH CEVDET
     Süleyman Nazif, Babıâli’de "Abdullah Cevdet dinsizmiş efendim!" diyerek kendisine sorulan soruya şakayla karışık bir cevap vererek A. Cevdet açısından dinin, din açısından da A. Cevdet’in durumunu ortaya koyuyordu: "Bilakis bu mesele bize dinin ne kadar iyi ve ne kadar yararlı bir şey olduğunu ispatlar. Zira din kötü bir şey olsaydı, Abdullah Cevdet’in bir dini olurdu."
     Küçükken geçirdiği çiçek hastalığı nedeniyle yüzünde bu hastalıktan kalma izler taşıyan A. Cevdet için S. Nazif’in değerlendirmeleri bitmez. "A. Cevdet’i nasıl bilirsiniz?" sorusuna S. Nazif gayet veciz ve şairane bir cevap verir: "Gayet iyi bilirim. Çok samimi bir adamdır; siretini, suretinde taşır."
     A. Cevdet, Türkiye’de vatan kurtuluşunu Batı kazanına "cup" diye atlamaktan ve özünü inkâr etmekten ibaret bilen Mustafa Reşit Paşa cereyanı üzerinde satıhçı ve gözü kara aydıncıklar planı İttihat Terakki’nin ilk kurucuları arasındadır. Daha sonra bu grupla da geçinemeyen A. Cevdet, İttihatçılara dahi sapık ve sapıtık olarak görünür. A. Cevdet’in harikulade fikirlerinden birisi de, Türk ırkının ıslahı için "Macaristan’dan damızlık erkek" getirmek fikridir. Allah’a inanmaz, İslam’ı her türlü oluş ve yükselişin önünde engel olarak kabul eder, üstat olarak ise Fransızların onuncu sınıf fikir adamı Gustav Löbon’u önüne koyar. Doktor olarak da anılan A. Cevdet, meşhur Şarkiyatçı Dozi’nin "İslamiyet Tarihi" isimli, Peygamber Efendimizi küçük düşürücü eserini Türkçeye kazandırır!(i)
     Çiçek hastalığının bozukluğunu sadece yüzünde değil, aynı zamanda da ruhunda taşıyan bu yarı aydınımıza bakın Süleyman Nazif nasıl seslenmektedir:
"O SURETTEN HAYÂYI DEST-İ HAK, TIRNAKLA YIRTMIŞTIR."(ii) 
     Süleyman Nazif, Abdullah Cevdet’i hiç sevmez ve onun hakkında acı espriler yapmaktan da geri durmazmış. Bir gün Babıâli’de bir yokuşta karılaşınca, A. Cevdet hemen dert yanmaya başlamış...
     - Sorma, sorma, bugün çok üzgünüm.
     - Neden?
     "Ben vatanın bir öksüzüyüm!" şeklindeki bir mısraım, mürettip hatası yüzünden "Ben vatanın bir öküzüyüm!" şeklinde çıkmış.
     - Ayol, ona mürettip hatası değil, mürettibin sevabı demek lazım!..
     Abdullah Cevdet öldüğünde de, cenaze namazını kılmaya Müslümanlıktan habersiz, marka Müslümanları gelmiş. O sırada kalabalığın arasından olsa gerek, bir ses yükselmiş:
     - Bu adam dinsizdi, İslam dışıydı, namazı kılınamaz!
     Yine Üstadımız Necip Fazıl; "bu sesin sahibi bir komünistti ve bunu, cenaze namazının lüzumsuzluğu adına söylemekteydi" der ve "Bu sözü cenaze namazının kıymeti adına A. Cevdet’e tahsis edecek olursak, komünistin sözü yerindedir" tespitinde bulunur.(iii)

ŞAKANIN ALTINDAKİ CİDDİYET
     Babıâli’de Abdullah Cevdet’in yanına giden bir arkadaşıyla karşılaşan S. Nazif, arkadaşına nereye gittiğini sorar. Bunun üzerine arkadaşı "Şuraya, A. Cevdet’e çıkacağım" der. Arkadaşının tabirine kızan S. Nazif cevabı yapıştırır: "Abdullah Cevdet aşağılık bir adamdır. Ona çıkılmaz, inilir."
     Yine bir gün Süleyman Nazif ve Abdullah Cevdet sohbet ediyorlarmış. O dönemde A. Cevdet, Sheakspear’in eserlerini Türkçeye çeviriyormuş. A. Cevdet, S. Nazif’e dert yanarak:
     "Azizim, şu Sheakspear’in eserlerinin tamamını Türkçeye çeviremeden öleceğim diye korkuyorum vallahi!"
     Süleyman Nazif’de;
     "Vallahi ben de bu çevirileri, ölmeden bitireceksin diye korkuyorum. Adamın yüzyıllardır ölmeyen eserlerini öldürdün yahu!" der.
     Şimdi tekrar kendi kendime soruyorum, "Abdullah Cevdet’i nasıl bilirdin" diye ve yine kendi kendime cevap veriyorum:
     "Süleyman Nazif’in bildiği gibi bilirdim vallahi!"
     Efendim Fuzuli’nin dediği gibi, her hak sahibine teslim edilmelidir. Zira canı dileyen canan, can’ın gerçek sahibidir. Biz de bugün elimizden ve dilimizden istenen hakkı, hak sahibine teslim etmeye çalıştık.

     Cânı cânân dilemiş vermemek olmaz ey dîl!
     Ne nizâ eyleyelim ol ne senindir ne benim.
                                                                  Fuzuli
----------
i.   Necip Fazıl KISAKÜREK, Babıâli, 8. Basım Şubat 1999, İstanbul, s, 53-54
ii.  Necip Fazıl KISAKÜREK, a.g.e, s, 54
iii. Necip Fazıl KISAKÜREK, a.g.e, s, 55-56

(aygazete.com davut bayraklı)

Yorum (yok) Yorum yaz!

Cemil Meriç ve Kırkambar´a dair bir sitem

"Bu Ülkenin" çocuklarına  ithafen...

     Türk fikir dünyasının en nadide fikir işçilerinden birisi olarak karşımızda yer alan Üstadımız Cemil Meriç hakkında daha önce yine Aygazete’de bir makalemiz yayınlanmıştı. Biz, o makaleyi kaleme alırken; Üstadımıza karşı bir gönül borcunun yerine getirilme gayesini taşıdığımızı ancak yine de böyle bir yazıyla bunun olamayacağının da bilincinde olduğumuzu ifade etmiştik.
     Bugün bu yazıyı kaleme almamıza neden olan şeyse yıllardır rahatsızlık duyduğumuz bir konunun tekrar gündemimize gelmesidir. Artık bazı şeylerin değişmesi gerektiğine olan inancımdan yola çıkarak, Cemil Meriç’in külliyatı üzerinde yapılan oynamalara bir son verilmesini istiyorum. Üstadın bugüne kadar oğlu Mahmut Ali Meriç tarafından yayınlatılan ve İletişim yayınlarından çıkan tüm eserleri adeta Cemil Meriç’e darbe vurmak için bilerek yapılan bir oyunun varlığını akıllara getiriyor. Acaba neden Üstadın eserleri olduğu gibi aslına sadık kalınmadan tekrar düzenlenme gereği duyularak basılmaya çalışılıyor? Bunu anlamaya çalıştığım yıllar içerisinde aklıma hep başka sorularda geldi: Yeniden bir düzenleme için mücadele edilmesi ne kadar eleştirilir bilemem ama düzenleme adına eseri katletmek ya da orijinalitesini bozmak her halükarda tartışılacak bir olgudur. Şurasını açıklığa kavuşturmak gerektiği kanaatindeyim: Cemil Meriç, hayatını Türk Kültür ve İrfanına adayan münzevi bir aydın olarak tüm Türk Halkına ait bir değerdir. Mahmut Ali Meriç Beyefendi´yi bir yere kadar anlayabilirim, ancak neden kendisinin bizleri yani "bu ülkenin çocuklarını" anlamaya çalışmadığını da sormak isterim. Bizler üstadın eserlerini kendi yazdığı lisanı hal ile okumak istiyoruz. Mahmut Ali Meriç’in, yıllardır Üstadın kitaplarında yaptığı çalışmalar tartışılmış ve bu konuda hem kendisi hem de ilgili yayınevi birçok tepki almıştı. Ancak her ne hikmetse bu haklı tepkiler –tabii ki şahsi kanaatime göre- hiçbir zaman dikkate alınmamıştır. Bunun en son örneği de Üstadın yıllardır yayınlanmayan "Kırk Ambar 2. Cilt, Lehçe’t-ül Hakayık" isimli kitabının yeni baskısı oldu. İlk baskısında, tek cilt halinde olan kitap daha sonraki yıllarda ikiye bölünmüş ancak birinci cildin ardından uzun zaman geçmesine rağmen bir türlü ikinci cildi basılmamıştı. Nihayet kitabın ikinci cildinin çıktığı müjdesi bize ulaşmıştı ki, yine eski bir problemle karşı karşıya olduğumuzu fark ettik. Doğal olarak yıllardır hasretle beklediğimiz bu eserin basımına sevinemedik ve içimizde bu baskının olması gerektiği şekliyle ilgili hayallerimiz, ortaya konan çalışmayla yerini hayal kırıklığı ve iç burukluklarına bıraktı.
     Anlamakta zorlandığım soruyu bu vesileyle bir daha sormak istiyorum. Neden bir türlü beğenilmeyen, kabul görmeyen ve devamlı olarak eleştiri alan bu yayınlama metodunda ısrar edilmektedir?
     Bir Cemil Meriç hayranı olarak sanıyorum ki bu soruyu sormak benim ve Türk Gençliğinin en doğal hakkıdır. Bugüne kadar hem kendi yaş gurubumuzla hem de büyüklerimizle yaptığımız Cemil Meriç sohbetlerinde her zaman bu konu dile gelmiş ve herkes de rahatsızlığını belirtmişti. Daha bu yıl Konya’da bir araya geldiğimiz Aygazete yazarlarından, değerli dostum Hüseyin Bilgiç’le bu konuyu konuşmuştuk: "Acaba neden Kırk Ambarın ikinci cildi yayınlanmıyor ve yayınlanan eserler üzerinde düzenleme yapma ihtiyacı hissediliyor" diye sormuş ve mantıklı bir cevap bulamamıştık. Zira bizim içinden çıkamadığımız ana nokta bu basımlar arifesinde külliyatta yapılan değişikliklerin beğenilmemesiydi. Hangi eser sahibi eserini bozmak ister diye düşünüyorduk. Daha sonra değerli dostum Arif Akbaş’tan özel bir ricada bulunarak Aygazete’de ki köşesinde Üstatla alakalı bir yazı yazmasını istemiştim. O zaman Arif Akbaş "Itır Gülün Sesi I. ve II" isimli yazılarını yazmıştı. Ardından da biz "Hayatı gözleriyle değil; kalbiyle okuyan adam: Cemil Meriç" isimli makalemizi kaleme almıştık. Tüm bu çabalar onu kendi kaleminden okuma sorunu yaşadığımız şu zamanda anlatabilmek ümidiyle yapılmış âcizane çalışmalardı. Kırk Ambarın ikinci cildi şimdilerde bizlere buruk bir sesle ulaşmaya çalışırken bizler bundan birkaç sene sonra yine bu konuları konuşuyor olmama ümidimizi taşımaya devam edeceğiz. Artık anlıyorum ki bizlerin bir Cemil Meriç hayranı olarak dikkate alınmayacağımız gün gibi ortada. Üstadın kitaplarının, bu şekilde aslından uzak basılması onu belli bir süre okumamamıza neden olacak gibi görünüyor. Ya, bu iş daha ehliyetli ellere tevdi edilmeli ya da, şu anda bu görevi üstlenen değerli arkadaşlarımız birazcık da bizim sesimize kulak vermeliler. Zira Cemil Meriç, bu ülkede kitap okuyan her insanın hayatına bir şeyler katmış bir aydın olarak bizim ortak değerimiz ve ortak noktamızdır. Onun hayatını ve gözlerini feda ederek kaleme aldığı yazılarını korumak için; onunla usta-çırak ilişkisi dışında bir değer ya da yakınlık aramanın doğru olmadığı kanaatindeyim. Milli ve manevi değerlerine sahip olan Türk Gençleri için Cemil Meriç; bir daha kolayca bulunamayacak bir değerdir ve bu değerin sesini bizden öncekilerin bize ulaştırdığı gibi bizde; bizden sonraki kuşaklara ulaştırmak mecburiyetindeyiz. Bu konuda çalışmalar yapan değerli www.cemilmeric.net çalışanlarına da ayrıca teşekkür etmek istiyorum. Üstatla alakalı gereken birçok bilgiye ulaşabildiğimiz bu sitenin yapımında emeği geçenlerden Allah razı olsun.
     Netice olarak kimsenin art niyetle bir şeyler yaptığına inanmıyoruz. Ancak hassas konularda böylesine duyarsız tavır takınılması bizi üzüyor. Bu nedenle de bir şeyler yapma düşüncesi bizi yukarıdaki sıkıntıları dile getirmeye sevk ediyor. İnşallah bu sorunların en kısa zamanda aşıldığını ve ortak bir yolun bulunarak tekrardan Cemil Meriç’in eserlerinin o eski tadıyla okunduğu günleri görürüz. Hem Mahmut Ali Meriç’ten hem de ilgili yayınevinden bu konuda biraz daha anlayışlı olmalarını bekliyoruz.
     Aslında hiç aklımda olmayan bir şeydi bu yazı ve büyük oranda da irticalen oluştu. Şimdi, Cemil Meriç’i ilk okumaya başladığım yıllarda, onun etinden yine onun kemiğine geçme çabalarım aklıma geliyor. İşte o çabaların içinde boğuştuğum demlerde dilime dolanan bir şiirle yazımızı noktalayalım.

DEDE PAŞA
     dede paşa
          dede paşa
     seni uzaklarda buldum
     ve sevdiğim için
     etimden gövdene geçtim
          bu aynada var suret
          bu kapıda renk renk
                 goncalar ve suret
     kırmızı dudaklar
     kırmızı şarap
     kırmızı dudakların içtiği şarap
                               kan kırmızı
     ve gönlümde
            beyaz evin önünde
            ışık ışık sızan melekler
            insan gövdeli kedilere
            bir garip şarkı söyler
     dede paşa
         seni yakınlarda buldum
         ve sevdiğim için
         ruhumdan sırrına geçtim
     bu şarkıda var hasret
     bu bahçede renk renk
            aynalar ve hasret
     siyah gözler
     siyah duman
     siyah gözlerin baktığı duman
                            hep siyah
     ve gönlümde
         beyaz evin önünde
         ışık ışık sızan melekler
         insan gövdeli kedilere
         çok hazin yağarlar          
     dede paşa
         dede paşa
     adını andığım nakş-ı semahi
                            senin için      
        adını andığım aşk-ı hicrani     
                             benim için..
                                Arif AKBAŞ - TÜRKİSTAN

(A. Y. Üniv. Türkoloji Bölümü)(davut bayraklı aygazete.com)

Yorum (yok) Yorum yaz!

Batı ve Batı Kilisesine Dair

Batı ve Batı Kilisesi´ne dair...
27.01.2006 - 01:49 .

“İnsanların kafalarını bilgi nuruyla doldurunuz.
Ta ki; onları kesmek zorunda kalmayasınız.”

Victor HUGO

     İçinde bulunduğumuz 21. yy, haberleşme ve teknoloji imkânları noktasında asrın çılgınlığının zirvesindeki yerine oturduğu günden bu yana, tesir ve etki alanını günden güne genişletmeye devam ediyor. Tüm bu teknolojik gelişmeler, milletlerin nezaket ve ahlak gibi kavramları –bir daha bulmamacasına- kaybetmelerine de neden oldu. Neticede “Bilgi ve teknoloji insanlar için değil, insanlar bilgi ve teknoloji içindir” gibi insani değerlerin dışında bir noktada bu değerlerle karşılaştık.
     Aslında biz bu köşede Hıristiyanlık, Yahudilik, Kitab-ı Mukaddes, 4 İncil´in temel farklılıkları ve bu inançların genel olarak hali hazırda uyguladıkları ritüelleri işleyeceğiz. Fakat bugünkü başlangıç; derdimizi sizlerle paylaşma isteğiyle kâğıt-kaleme sarılmaya bizi sevk eden nedenlerin meşru meyvesidir.
     Hıristiyanlık, tarihin hiçbir döneminde “Öteki” tabirini karşısındakilerden almamıştır. O hep, bu tabiri kendisine yakıştırmış ve dışındakileri aynı duruşla itham etmiştir.
     Hadisenin teolojik altyapısı irdelenecek olursa, onun Yahudilikten koptuğu açıkça görülecektir. Koparken de bazı Yahudi gelenekleri, duruşları ve ritüelleri ya olduğu gibi almış, ya da bir zaman sonra kendisine benzetmiştir. Sonuç olarak da dışardan bakıldığında “küpün içindeki dışına sızmıştır” diyebiliriz.
     Hıristiyanlığın bu “Ötekileşme” sendromu kronik boyut kazanmış, ama bu arada ardı ardına geçen senelerde felsefesini, teolojisini, kült ve gizeme dayanan inanç ve akaid yapısını ve ritüellerini de şekillendirmeyi ihmal etmemiştir. Böylece (kendilerince) tam teşekküllü bir din meydana gelmiştir.
     Fakat tam da bu noktada bir problem çıkıyordu ortaya. Sorun Hıristiyan teologlarca da biliniyor, fakat bir türlü çözüm üretilemiyordu. Üretilen çözümlerse zamana karşı yenik düşüyordu.
     Hıristiyan teolojisinin sorunsalı -tabii dışardan bakan birisi olarak- bizce şu: Hıristiyanlık bir inanç olarak günümüze kadar ulaşırken dini ritüellerini ve Kutsal Ruh´un yardımıyla yazıldığı iddia edilen metinlerini de aynı süreçte olgunlaştırmaya çalıştı. Neticede zaman, hem bu ritüellerle, hem de Kitab-ı Mukaddes´le ilgili teolojik sorunları beraberinde getirerek Hıristiyan Batı´nın önüne koydu. Zira Hıristiyanlıkta, dinde olması gereken kemal -İslam´daki gibi ilahi vahiyle değil- bellibaşlı “Marazi zekâlarla” tamamlanmaya/giderilmeye çalışıldı. Bu bir çözüm yoluydu belki. Ama şüphesiz insan aklı -iman noktasında çok önemli olmasına rağmen- kısıtlı/sınırlı yeri geldiğinde ise kısırdı. Çünkü Batı´ya hangi açıdan bakarsanız bakın, onda kâmil bir iman değil, pragmatist bir felsefe bulacaksınız. Bu aklı ve vahyi (akıl-nakil) barıştıramama problemiydi ve Batı´nın tüm tarihi boyunca bu problem var olagelmişti. İşte tam bu noktada Batı Kilisesi sorunsallarını açmak ve imanlılarını aydınlatıp onları ebedi kurtuluşa sevk etmek için marazi zekâlarını kullanmaya çalışırken, aynı zekâlar bu saçma inanca inanmaya çalışıyorlardı. Burada kullandığımız “saçma” tabiri bize ait değildir. (Araştırmacı-yazar Aytunç Altındal, Tyanalı Apollonius)
     Mesele bu kadarla da bitmemiş, Kilise kendi tarihi içinde dünyadan bi-haber yaşarken, bana rağmen beni sevemezsin felsefesinden de vazgeçmemiştir. Kızgın kerpetenler, çivili sandalyeler, büyük huniler, parmakları sıkıştıran mengeneler, ölüm askıları… Fikirleri ve zekâları yakmak, Batı´nın ve Kilise´nin şiarı olmuştur. Kilise böylesine zor bir dönemeçte rahminde taşıdığı ve belki de bir daha bulamayacağı kurtuluş reçetelerini “babasız bir çocuk” edasıyla karşıladı. Kilise kendini sorgulayan her entelektüel beyne, ilahi bir çocuk doğuracak rahim olacağına, düşük yapmayı tercih etmiştir. İşte gelinen bu noktada tarihin hafızasına bakıldığında; aforozlar, toplu katliamlar, tecrit edilen aydın beyinler (Roger Bacon, Ockhamlı William, Giardano Bruno, Spinoza) görüyoruz. İşte sonuçta Batı tarihi ve Batı Kilisesi kelimenin tam anlamıyla bir “giyotin sepetidir”. Meseleye buradan bakınca gördüğümüz resim: Fikirsiz ve çilesiz canlı cesetlerin önlerinde, bilginin ve ilmin azametiyle duran başsız gövdeler. Batı, aklı imanla barıştırma korkusunu taşımasına rağmen, mevcudiyetinin hiçbir döneminde misyonerlikten vazgeçmemiştir.
     İşte size ve bize sunulmaya çalışılan “Sevgi ve Barış Dininin” ve o dine inananlarının tarihi arka planları. Şimdi eğer İstanbul’da yaşıyorsanız ve otobüse, dolmuşa biniyorsanız, her an elinde “bible” (baybıl) taşıyan ve size “Kitab-ı Mukaddes´i hiç okudunuz mu? Mesih İsa’yı tanıyor musunuz” diye soran yılışık gülümsemeli birileriyle karşılaşabilirsiniz. Bu noktada aklınıza şu soru gelebilir: “Hangi insan inandığı kutsal değeri böylesine en adi işportacı edasıyla pazarlayabilir.”
     Bu satırlar size yazarın üslubunun çok sert olduğu yorumunu verebilir. Yapılması gereken tek şey; biraz düşünmek. Zira dün bizim, bugün başkalarının karşılaştığı hadiselerle yarın sizler de karşılaşabilirsiniz. Yakından tanıdığınız birisi, sizi de “vaftiz” törenine davet edebilir.
     Hıristiyan tarihinin ve Kilise´nin içine düştüğü açmazlara cevap vermeye kalkanların tarih denen “canlı hafıza"ya bakmaları yeterli olacaktır sanırım. Batı, imanlılarının kafalarını bilgi nuruyla donatamayınca, çareyi onları kesmekte bulmuştur. Kilise adeta asırlarca gizli bir dedektif edasıyla çalışmış ve düşünmenin tehlikeli olduğunu, kendine rağmen düşünenlere karşı gösterdiği o muhteşem güç gösterileriyle (!) ispatlamıştır.
     “Bir ülke için en tehlikeli insan, düşünmenin tehlikeli olduğunu söyleyen insandır” Cemil MERİÇ

(A. Y. Üniv. Türkoloji Bölümü)(davut bayraklı aygazete.com)

Yorum (yok) Yorum yaz!